Cevap burada yazmaz. Bu soruya zaten cevap da aranmaz.
Soru tanıdık öyle değil mi? Kulaklarımızdan hiç tırmalamadan içeri akıyor. Bu bir soru olmadığına göre daha ziyade bize bir şey anlatmak için var. Cevap vermeye kalkmak, sorunun içine düşmek demek. Bu yüzden kimilerince şiddetle cevaplanıyor. Düşünmeye tahammül bile edemiyor bu arkadaşlar. Cevabını düşünsek belki biz de böyle oluruz. Biz bir adım geride durup bakalım.
Para, değişimin bizatihi aracıdır. (Değişmeyen tek şey olan değişim değil, alış ve verişin neticesi olan değişim!) Dolayısıyla “yüz bin lira mı şu ev mi” sorusu makul bir pazarlık girişimidir. “Aşk mı Para mı” sorusu ise aynen “anneni mi çok seviyorsun babanı mı” sorusu gibi muhatabını zor durumda bırakacağı iddiası ile var olur. Cevap vermek, kaybetmek demektir. İhtiyacınız olan ve birbirine dönüştürülemez iki değer arasında tercih yapmak demektir bu. Ana fikir de budur zaten: şıklardaki tekliflerin birbiri cinsinden değeri yoktur. Okuduğumuz parçanın ana fikri “aşk para ile ölçülemez”.
Diyen ola ki*: “O senin fikrin, ben parayı seçerim, aşkı da para cinsinden ölçerim. Aşk para olmadan var olamayacak bir şeydir, az para ile çok para arasındaki fark aşkımı zedelemez ve fakat ben hiç parasız aşkı ne’deyim.” Bu iddia için burada yer ayrılması bile büyük cömertlik doğrusu. Böyle “aykırı&özgür düşünceliyim” marka çıkışlar hayatımızın içinde önemli yer tuttuğu için yer vermemek de olmazdı. Bu çeşit zekâlara aşkın tanımını yeni baştan yazma girişiminde bulunduklarını hatırlatmakta fayda var.
“Aşk o ki unuttura sana dünyayı ayı,
Nerden bilesin âşıksan altını parayı!
Âşık ki kendine açar yarayı,
Değil ki doktordan sora çareyi!”
Bahsettiğimiz şey “iyiyiymiş ha!”, “bu kızı görünce bana bir şey oluyor” gibi snapslar arası kimyasal zırvalar değil, insanın deliliği ile gurur duyup beynin en nihayetinde varabileceği noktanın ötesinde olduğunu iddia ettiği; düz duvara tırmandığı değil, dağları deldiği; uğruna kpss’ye hazırlandığı değil, sistemi reddettiği; kazandığı değil kaybettiği; yolu da yolculuğu da bileti de bineği de değil, menzili, varışı, varlığı, ta kendisi! Evet, aşkın bir yanılgı olduğunu da iddia edebiliriz; İbrahim Hakkı’nın 18. yüzyılda aşkı şehvetin ileri bir hali olarak tanımladığı veya Gizem’in günümüz dogmalarını kullanarak anlattığı gibi. Bu durumda da âşık hiçbir tercih sürecine girmeyecek kişidir. Belki yanılır, ama tükenmez kalemle işaretler cevabını.
“Aşk mı Para mı” retoriği daha çok para kısmından tutulası, anlaşılası. Aşk kanadında zaten yerli yerinde her şey. Paranın bu çıkmazdaki rolü nedir? Beni bu yazıyı yazmaya iten bu taraf asıl. Aşkı anladık, o ki ateşten hazine, sahip olan ne başka bir pula daha ihtiyaç duya, ne de gökten yağsa eğilip yerden bir sikke ala. Bunun karşısına parayı koyup bir paradoks yaratmak da neyin nesi! İşte ünlü retoriğin ana fikrinden öte, alt metninde yatan anlam da burada saklı. “İnsanoğlu paranın karşısında ikilem yaratabilecek aşktan başka ne koyabilir ki!” Hikâyenin devamı da var. Aşk artık var olmayan bir şeydir. Aramızdan ne bir Mecnun, ne bir Kerem çıkma ihtimali vardır. Bir hırkayı seçmek, arabanın taksitini, kirayı yatırılamaz kılacağından imkânsızdır. Bu ikiden seçmeli söylemi soru sanıp aşk diyesi gelen şunu anlar: “Aşk, mümkün olsaydı seçilirdi, ancak şu devirde ne mümkün!” Böylece aşk diyen de para diyen de paranın üstünlüğüne boyun eğmiş oluverir. Bu üstünlük, paranın tek boyutlu (azlık çokluk) doğasına rağmen, sonsuzluğun ta kendisi olan aşkın karşısına yalın kılıç çıkarılması ile zaten kurgulanmıştır.
Lise yıllarımızda gururla söylediğimiz bir iddia vardı: “soru yanlış”
*: “one may claim that” alametini Türkçeye böyle çevirdim, çok güzel iyi oldu.